ATLAS Dergisi, Aralık 2001, “ATLASNAME” KÖŞESİ
Mission otobüsü, Türk Caddesi’yle Market’in birleştiği köşede durdu. Ve beni Down Town’da bir “ertesi gün” manzarasının içine bıraktı...
San Francisco’ya akşam çöküyordu, bir grup
insan süpermarketlerde kullanılan alışveriş arabalarıyla yürüyordu. Bazıları
alışveriş arabasını bir duvarın ya da otobüs durağının kenarına çekmiş,
kaldırıma oturmuştu. Bütün cadde boyunca, bir-iki değil onlarca alışveriş
arabalı adam ve kadın! Biraz ötede, Civic Center’da, Birleşmiş Milletler
binasının önünde geniş bir meydan başlıyor, alışveriş arabalılar, sanki dünyaya
sığınmak ister gibi, burada biraz daha kalabalıklaşıyordu.. “Ertesi gün”
manzarasını, bu insanların hiç gülümsemeyen soluk ve paslı yüzleri
tamamlıyordu. Mutlu değillerdi, çünkü arabaların içinde, ambalajında
yiyecekler, taze meyve-sebze, karton kutularda gevrekler yoktu. Nemli
battaniye, kaldırım yatağı ve giyim eskileriyle tepeleme doluydu.
Kentin finans merkezinde, bu garip insanlar,
tüketim toplumunun sembolü tel arabalarını itekliyor, sadece gecenin ve tekrar
sabahın gelmesini bekliyorlardı. Altı yüz elli bin nüfuslu San Francisco’nun
“homeless”larıydı bunlar.. Tüketim toplumunun tükettiği insanlar, rekabette
kaybedenler... Sayıları 14 bini buluyordu. Ama, bakımhanelerdekilerle birlikte
bu sayının 50 bin olduğu da söyleniyor.
Oysa aynı şehir, dahilerin, geleceği
yaratanların merkeziydi. Dünyayı elektronik bir atmosferle saran Intel, Oracle
ve Hewlett Packard, Silikon Vadisi’ni yaratmışlardı. Dünya dijital bir
coğrafyaya, yeni bir süper uygarlığa bu şehirden yelken açmışken, Civic
Center’da her gün, kaybedenlerin “ertesi gün” manzarası kuruluyordu.
San Francisco’daki ertesi günün, Hiroşima ve
Nagazaki’deki ertesi günden, “The Day After” filminden farkı buydu. Atom
bombasının ertesi günündeki görüntüde, yıkılmış olan, manzaranın ta kendisiydi,
binalar, doğa ve ölmüş insanlar... Burada ise tam tersine, kentin gökdelenleri,
kararmakta olan gökyüzüne azametli gölgeleriyle yükseliyordu. Enkaz halinde
olanlar, alışveriş arabalarıyla sürüklenen insanlardı. Kendilerini sokağa
düşüren şeyi, itekledikleri arabanın sembolize ettiğini en iyi onlar biliyordu.
Kimdir bu evsizler, bu şekilde bir yaşamı
kendileri mi seçmiştir? Evsizlerin sadece yüzde altısı böyle yaşamayı seçiyor
aslında. Evsiz olmaları kendi kabahatleri denemez, tersine, çoğu kurban.
Bazıları çocuklara yönelik tecavüz ve şiddet kurbanı. Dörtte biri çocuk zaten.
Yetişkinlerin çoğu işlerini, ama tamamı evlerini kaybetmiş insanlar. Önemli
bölümü çalışan yoksullardan oluşuyor. Aldıkları asgari ücret, tek bir oda bile
kiralamaya yetmediği için sokaktalar
Son 15-20 yıl içinde iki tür yükseliş aynı
anda yaşanmış Amerika Birleşik Devletleri’nde. Hem kira fiyatları ve hem de
yoksulluk artmış. Eski bir araştırmada (U.S. House of Representatives, 1992)
yoksulların 1979-1992 arasındaki artış oranı yüzde 41 olarak saptanmış.
Seksenli yıllarda, nüfusu 100 bini aşan 182 Amerikan kentinde, evsizlerin sayısı
üç katına çıkmış.
Geçtiğimiz yıllarda yapılan bir araştırmaya
göre ABD’de şu anda yaşayan 12 milyon kişi, hayatlarının bir dönemini sokakta
geçirmiş, yani evsiz olmuş. Halen evsizlerin sayısı 3 milyon kadar. Yetişkin
evsiz erkelerin yüzde 40’ını da Amerikan ordusundan ayrılmışlar oluşturuyor.
Vietnam savaşında bizzat çarpışmasa bile bu savaşın travmasını hissedenlerin
sayısı oldukça fazla.
Başka bir “ertesi gün”ü yaşayan ülkeden
gelmiştim San Francisco’ya. Dünyanın birden fazla ertesi gün yaşadığı bir zamandı.
Manhattan’ın ertesi günü, bombalanan Afganistan’ın ertesi günü, Filistin,
Arjantin.
Daha küçük ölçekli ertesi günler de vardır.
Çalıştığınız yerde birçok arkadaşınız işten çıkarılmıştır. Kalanlar ertesi günü
yaşar. Boş masalar ve sessiz koridorlar arasında. Artık televizyon
yarışmalarında ve gerçek hayatta, “zayıf halkaları” seçiyoruz. Hepimiz “zayıf
halka”yız aslında.
Milyonlarca zayıf halkadan oluşan, dev bir
zayıf halkadır halk.