|
KİM GİTSİN ? “Bu toplumu
buralara getirenler gitsin !” GANİ MÜJDE
|
|
Yarışmacı
arkadaşlara başarılar dilerim. Arkadaşının
adını vermemek için falakalarda ayaklarını parçalamış kuşak, "Kim
gitsin" yarışmalarında arkadaşının adını bülbül gibi şakıyarak gönderen
kuşağa en az on namus yılı uzaktaydı. Kutu'nun şimdiki gibi argo karşılığı
keşfedilmemişti henüz. Bu yüzden olsa gerek
yarışmacı, kutu'nun ikinci anlamını bilmeden yalvarırdı Cenk Koray'a: "Yalvarırım Cenk bey kutumu
açın..." Cenk Koray müstehzi bir
ifade ile keserdi sözünü telefondaki yarışmacının. "Siz en iyisi
verdiklerimi alın gidin. Kocanız kutunuzu açtım diye kızabilir." "Kızmaz kızmaz... Kutumu açın
noolur?" Sonunda kutu açılsa ve içinden hiçbir şey çıkmasa bile Cenk abi
mutlaka bir hediye verir, alkışlar arasında gönderirdi yarışmacıyı. Halit
Kıvanç, Bülent Özveren son derece kibar üsluplarla soruları sorar, bırakın
bilemeyince "Aranızda burada olmak yerine çocukların ansiklopedilerini
biraz daha karıştırsaydım diyen var mı" sözüyle azarlamayı, yarışmacıdan
çok üzülürlerdi kaybedenin ardından. Yarışmacılar da olimpiyat ruhu içinde
yarışır, diğerinin kellesiniistemek yerine klişeleşmiş şu saf ama içeriği çok
zengin cümleyi kurarlardı: "Yarışmacı arkadaşlara başarılar
dilerim." Zaten bu
kadar acımasız değildi hayat... "Yarin yanağından gayrı" herşeyi
paylaşmak üzere yola çıkmış ve 12 Eylül'de üzerlerinden buldozer geçmiş
insanlar, kapitalizmin "En zayıf halkayı derhal gönderin" felsefesi
ile tanışmamışlardı henüz. Arkadaşının adını vermemek için falakalarda
ayaklarını parçalamış bu kuşak, "Kim gitsin" yarışmalarında oraya
birlikte geldiği arkadaşının adını bülbül gibi şakıyarak gönderen kuşağa en
az on namus yılı uzaktaydı. Yere düşeni omuzuna alıp güvenli bir yere
götürmek üzere biçimlenmişti hayatın gen haritası. Hayat masumdu,
televizyonda Ali Rıza Binboğa "Yarınlar bizim" diye haykırıyordu ve
komşusu açken tok yatanların gözüne uyku girmiyordu kolay kolay. Odun kömürü yanıyordu teneke sobalarda,
doğalgaz değil. Ve mangal gibi yürekleri vardı insanların... "Siz bu
yarışmaya ne kadar ahmak olduğunuzu görmek için mi katıldınız kuzum"
denilen yıllara nasıl gelindi bilmiyorum ama, yarışmalarda ilk aşılanan şey oldu "arkadaşını satmak." Biri bizi gözetliyor evinde elemek zorunda
kalmıyor musun? Oda arkadaşlarından ayrılmamak için ölüme yatmış yüzlerce
gence karşılık, oda arkadaşını göndermiyor musun ilk fırsatta... Kim gitsin
sorusuna yan masada çalışan arkadaşının ismini vererek gönderen zavallı,
yarın aynı arkadaşı işten atıldığında patronun karşısına dikilip "O
gidiyorsa ben de gidiyorum" diyebilir mi? "En zayıf halka"
olarak mesai arkadaşını gönderen zihniyetin grevle, toplu sözleşme ile
emeğinin hakkını araması beklenebilir mi?
Belki de bu yüzden var "nezih" yarışmalar. Kapitalizmin aziz
şerbetini şırınga ile veriyorlar
azar azar, kader bize ne yazar şarkısı eşliğinde... Yarışmalardan
kendileri kadar biz de etkilenelim istiyorlar. Medya Tava sitesinde okudum çünkü. Bir şirket Ankara bürosu
çalışanlarına sormuş: "Aranızdan
iki kişiyi atıcaz ama bu kararı siz verin istiyoruz. Kim gitsin?" Artık
masum değildir hayatlar. "Yoksul olabilirim ama boğazımdan haram lokma
geçmedi ve seni seviyorum Neriman" diyalogları yazılmıyor televizyon
dizilerinde. "Benim memurum işini biliyor" diyor toplum.
Birimiz hepimiz, hepimiz
birimiz için diyen küçük burjuva romantiklerinin sesi de "baki kalan bu
kubbede bir hoş sada imiş" misali taş plaklarda kaldı. CD playerler taş
plakları okumuyor artık.
"Yarışmacı arkadaşlara başarılar dilerim" diyen kuşaktan
eser kalmadı. Yurdum şimdi de Basra üzerinden gelen alçak basıncın etkisinde.
Kış iyice bastırdı. Kar mı yağacak, nedir?!.. |