“Mimar ve Mühendis”
Dergisi, “Tasarım” özel sayısı için hazırlanmış
“özel” bir yazı BİR TIBBİ
ALET TASARIMI : LAPAROSKOP VE LAPAROSKOPİK CERRAHİ
Doç.Dr. M.İhsan Karaman Üroloji
Uzmanı
Patrick
Henry, 1775’de Richmond’da yaptığı bir konuşmada “Adımlarıma rehberlik eden yegane ışık, tecrübe ışığıdır.
Geleceğe karar vermenin, geçmişi kullanmaktan başka bir yolunu bilmiyorum”
dediğinde, geçmiş tecrübelerden yararlanarak bir ışık kaynağını ve optik
sistemi insan vücudunun içine sokup teşhis ve tedavide yepyeni ufuklar açacak
bilim adamlarından habersizdi. Ancak, Henry’nin bu veciz ifadesinden tam 200
yıl sonra, 1975’de ilk kez bir laparoskopik cerrahi müdahale ile böbrek
çıkışındaki idrar kanalından taş alan Wickham’ın, bu çığır açıcı tasarımında
tecrübenin ışığından yararlanmadığını kim iddia edebilir? Atina sokaklarında güpegündüz elinde bir fenerle dolaşıp
“insan arıyorum, insan” diyen Sinoplu Diogenes’den bu yana, insanoğlu yeni
birşeyler keşfetmenin aracı ve sembolü olarak ışığı kullanmıştır. Gerek
yeraltının, denizaltının ve uzayın engin derinliklerini, gerekse
mikrokozmosun sırlarla dolu ayrıntılarını keşfe çıkan insanoğlu bu heyecan
dolu yolculuklarında kullandığı araçları tasarlarken de hep ışıktan ve
aydınlatmadan yararlanmıştır. Hem fiziksel olarak ışıktan, hem de geçmiş
tecrübelerin ışığından... Tıp
alanında son onyılların çığır açan tasarım modellerinden biri de
laparoskop ve buna dayalı laparoskopik tanı ve tedavi girişimleridir. Eski
Yunanca laparo (böğür) ve skopein (incelemek, muayene etmek)
kelimelerinden türetilen laparoskopi kavramı, bel boşluğu, karın
boşluğu ve leğen kemiği boşluğu içindeki organların, geliştirilen ışıklı
optik aletler (laparoskop)
yardımıyla incelenmesi anlamına gelmektedir. Cerrahların yüzyıllardır
kullandıkları açık cerrahi tekniklerden laparoskopiye doğru gidişlerinde ve
dolayısıyla laparoskop tasarımlarında rol oynayan bir dizi faktör mevcuttur.
Bu faktörleri incelemeden önce, J.K.Page’in “tasarım” tanımını
hatırlatmakta yarar görüyorum: “Bilinen gerçeklerden, gelecek olasılıklara
düşsel sıçrama”. İşte tıp tarihinde laparoskopinin gelişim ve evriminin
hikayesine baktığımızda, bir zamanlar düş gibi görülen hedeflere, yaratıcı
bilimadamlarının nasıl sıçradıklarını; hem de bunu yaparken, tasarım
kavramının doğasına uygun biçimde, ihtiyaçlar ve kısıtlamalar arasındaki
optimal dengeyi nasıl kurduklarını hayretle görebiliriz. Sorun ve gereksinme
ortaya konduktan sonra, tasarımcının bu hedefe yönelik bellibaşlı üç
etkinliği olmalıdır: Yaratıcılık, karar verme ve modelleme. İşte laparoskopun hikayesi, bütün bu
adımların tipik bir örneğini sunmaktadır bize. Bir
operasyonun morbiditesini, yani
insan vücuduna getirdiği travmatik yükü, işlemin kendisinden çok, müdahaleyi
gerçekleştirmek ve görüş alanı sağlamak için gereken “kesi” belirler. Cerrah,
operasyon alanına ulaşma, operasyonu gerçekleştirme ve bu alanı terketme
konusunda ehil olsa dahi, vücudun derin bir bölgesindeki küçücük bir noktaya
müdahale etmek için çok büyük bir kesi yapmak ve/veya müdahale edilecek organa
ulaşmak amacıyla birçok gereksiz tabaka veya dokuyu yaralamak zorunda kalmak
“açık cerrahi”nin temel problematiğidir. Yüzyıllar boyu, açık cerrahi
müdahaleler yapagelen cerrahlar bu problemi her gün yaşamış, bir yandan da
cerrahi morbiditeyi azaltacak, daha az doku ve organı yaralayarak hedefe
ulaştıracak girişim modellerini düşlemişlerdir. İşte, 20. yüzyılın son
çeyreğinde gerçekleştirilen “laparoskopik
cerrahi”, tıpta “non-invazif”
veya “minimal invazif” olarak
adlandırılan “en az tahrip edici” girişim metodlarına doğru oluşan bu düşsel
sıçramanın, yani “tasarım modeli”nin bir sonucudur. Laparoskopinin
cerrahlar arasında kabulü, oldukça uzun bir süre almıştır. Ekibin birlikte
uyumlu olarak çalışması gerekliliği ve başlangıçta operasyon alanını çok net gösterecek,
yüksek çözünürlüklü laparoskopların yokluğu bu kabulün gecikmesine yol
açmıştır. Ancak ilerleyen zaman içerisinde, bu alandaki enstrümentasyon ve
teknik yöntemlerin gelişmesi, hastalar tarafından çok daha az invazif
tekniklerin talep edilmesi ve hastanede kalış süresini azaltarak tedavi
maliyetlerini düşürme düşüncesi, öncelikle genel cerrahları bu eğilime
itmiştir. Tıbbi tasarım mantığı açısından, cerrahi bir işlemi laparoskopik
yolla yapmanın amacı, hasta için aynı faydayı, cerrahi morbiditeyi azaltıp,
iyileşme için geçen zamanı kısaltarak, bu müdahaleyi dokuları keserek
yapmaktan daha avantajlı olarak gerçekleştirmektir. Laparoskopi,
karın boşluğu, bel boşluğu veya leğen kemiği boşluğu içindeki organların, gaz
ile şişirilmiş kapalı bir ortamda vizualizasyon ve manipulasyonunu
gerektirir. İç organların direkt vizüel
muayenesi, 1800’lü yılların başlarından günümüze kadar uzanan ve
teknolojik gelişme ve buluşlarla paralel olarak son noktasına laparoskopide
ulaşan bir süreç sayesinde gerçekleşmiştir. Başlangıçta, yalnızca vücudun
doğal giriş deliklerinden içeri sokulan aletlerle “endoskopik” girişimler yapılırken, yirminci yüzyılın ilk
senesinde Petrograd’lı bir jinekolog olan Ott tarafından ilk kez karın
duvarında yapılan küçük bir kesiden içeri girme ve karın içi organları
inceleme fikri uygulamaya konulmuştur. İşte bu, bir insan tarafından
tasarlanmış ve bir insan üzerinde uygulanmış ilk laparoskopik girişimdir.
Yıllar yılları kovalarken, bilim adamları sürekli çabaları ve yeni yeni
tasarımlarıyla laparoskopi tekniği ve enstrümanlarının gelişimine katkıda
bulunmuş ve laparoskopik yolla yapılan ilk ameliyatın 1975 yılında
gerçekleşmesinin ardından bugünlere gelinmiştir. Günümüzde
laparoskopi tekniği ve enstrümanlarına bakıldığında şu ayrıntılarla
karşılaşırız: -
-
Çalışılacak boşluğa
gaz verip şişirmek amacıyla ciltten vücudun içine doğru sokulan ponksiyon iğnesi -
-
Kontrollü biçimde gaz
veren cihaz (insuflatör) -
-
Çalışılacak alanda
boşluk ve vizualizasyon ortamı yaratan karbondioksit gazı -
-
Laparoskop ve çalışma
aletlerinin vücut boşluğuna sokulması için özel delici aletlerle açılan
erişim yolları (portlar) -
-
Vücut içi organların
direkt görülmesini sağlayan ışıklı optik alet (laparoskop) -
-
Çalışma alanında doku
ve organları tutmak, çekmek, kesmek, yakmak, dikmek gibi manipulasyonlar için
kullanılan laparoskopik cerrahi aletleri -
-
Görüntüyü
laparoskoptan alan ve büyüterek ekrana yansıtan video kamera sistemi Bütün bu alet ve manipulasyonlar tasarlanırken, açık
cerrahideki nihai başarıyı, hastaya çok daha az hasar vererek elde etme temel
prensibinden hareket edilmiştir. Gelin, bu tasarımın düşünceden uygulamaya
nasıl evrildiğinin hikayesini, hadisenin kahramanlarından birinin, Dr.Wickham’ın
ağzından dinleyelim: “1970’li yılların ortalarında böbrek
taşlarının tedavisinde kullanılan açık cerrahi teknikleri hızla gelişmeye
başlamıştı. O zamanlar, ureter (böbrek çıkışındaki idrar kanalı) taşlarında
uygulanan geleneksel tedavi şekli bana pek garip görünürdü. Üst ya da orta
ureterde bulunan 5 mm.lik bir taşı almak için inanılmaz genişlikte bir kesi
yapılırdı. Ameliyatta oluşturduğumuz hasar ve lezyonun büyüklüğü beni
düşündürüyordu ve karın duvarında önemli bir hasar oluşturmadan bu ureter
taşlarına ulaşmanın başka bir yolu olmalıydı.... 1975 yılında ureteri dışarıdan endoskopla görmeyi denemeye
karar verdim. Karın boşluğu yoluyla buraya ulaşmaya çalışmak fazla invazif
olabilirdi, bu yüzden bel boşluğundan giriş denemeye değerdi.... Domuzla
yaptığım ilk deneysel çalışmalardan sonra, çalışma alanını gazla şişirmenin
en yararlı teknik olduğu ortaya çıktı.... ve 1975 yılında bir insanda bir üst
ureter taşı için ilk kez bel boşluğundan girişimi denedim. Çeşitli zorluklara
rağmen ureter tespit edilebildi ve üzerinden kesilip çevre boşluğa düşen taş
alındı... Hangi tedavi biçimi olursa
olsun, her birimiz bunu sürekli daha da iyileştirmeye çalışırız. Her
zaman ‘daha iyi bir yol’ vardır....” Daha iyi
bir yola ulaşılmasını sağlayan bilim adamları her zaman şükranla anılacaktır.
Ancak laparoskopiyi mesleki pratiklerinde kullanan cerrahların önünde hayli
talepkar bir öğrenme süreci bulunduğu aşikardır. Laparoskopik ve açık cerrahi
anatomi arasındaki temel fark, cerrahın duyusal bilgiyi algılama biçiminde
ortaya çıkar. Açık cerrahide operatörün bilgi kaynağı ve yönlendirici etmeni
eliyle dokunup hissetmesi iken, laparoskopik cerrahlar bir ameliyatı
başarıyla tamamlamak için ekrandaki modifiye görsel verilere dayanmak
zorundadır. Laparoskopik anatomiyi etraflıca kavramanın yegane yolu da
“tecrübe”den geçmektedir. Asistanlık eğitimi nasıl cerrahları açık cerrahi
girişimlere hazırlıyorsa, yalnızca tekrarlanan uygulamalar bir
laparoskopistin gözünü ekrandaki küçük nüansları algılayabilecek şekilde
eğitebilir. Görüntüleme teknolojisindeki gelişmelerin, bu bağlamda,
laparoskopik öğrenme eğrisini kısaltabileceği umulmaktadır. Birkaç
paragraf yukarıda saydığımız enstrüman ve uygulama basamaklarını kullanan
laparoskopik cerrah, yaptığı girişimin, temeldeki tasarım amacına uygun
olup olmadığını mutlaka sorgulamalı ve Dr. Ralph Clayman’ın şu sorusuna
müsbet cevap verebilmelidir: “Evet, yaptınız, yapılması mümkün, ama acaba
böylesi daha iyi mi?” Çünkü, tıpta
temel kural, hasta için en iyi olanı yapmaktır; cerrah için en kolay veya
çekici olanı değil! İşte bu samimi
soru ve cevaptan sonra, laparoskopik girişimin rasyonel ve rantabl olup
olmadığı ortaya konulabilecektir. Cerrahi
alanında düşleri gerçeğe dönüştüren tasarımcı bilim adamlarının önünde,
laparoskopi noktasından sıçrayabilecekleri yepyeni ufuklar gözükmektedir. Bu
gizemli dünyada üç boyutlu görüntüleme, virtüel realite, robotik operatörler,
uzaktan kumandalı cerrahi , tele-operasyon gibi, heyecan verici olduğu kadar tasarım
kavramının sınırlarını da zorlayacak nitelikte konu başlıkları yer almakta ve
yirmibirinci yüzyılın tıbbi tasarımlar için de bir çığır oluşturacağının
işaretlerini vermektedir. Bekleyelim, görelim. Ve dileyelim ki, herşey
eşref-i mahlukatın hayrı için olsun! KAYNAKÇA
Eden,C.G. (Editör): Ekstraperitoneal Laparoskopik Cerrahi. Turgut Yayıncılık ve
Ticaret AŞ., İstanbul, 1998. Das,S. and Crawford, E.D. (Editors): Urologic Laparoscopy. W.B. Saunders, Philadelphia, 1994. Erden,A. : Mühendislik Tasarımı Üzerine Notlar.
ODTÜ Ders Notları, Ankara. Anafarta,K., Göğüş,O., Bedük,Y.,
Arıkan,N.
(Editörler): Temel Üroloji. Güneş
Kitabevi, Ankara, 1998. |