Seçme Yazılar Müslüman Aklı

25 Haziran 20120

Müslüman Aklı
 
Hayreddin Karaman
 
 
Bir felsefe lügatında (İsmail Fennî, lügatçe-i Felsefe) akıl, “Bilme gücü” olarak, bilmek de “Fikirler, tasavvurlar teşkil etmek, hükümler vermek, kıyas ve istidlaller tertip etmektir” şeklinde tarif ediliyor. “Duyuların algılama alanına girmeyen hiçbir şey akılda yoktur.” diyenlere karşı “Aklın kendisi; yani yaratılıştan var olan tasavvurlar ile aklın ilkeleri müstesna” diyen filozofun sözü naklediliyor. Bu tarif ve açıklamalardan bizim çıkardığımız sonuç şudur: Yüce Yaratıcı insana akıl denilen bir güç, bir yetenek vermiştir, insan bu sayede -duyu organları aracılığı ile edindiği bilgiler dışında- bazı temel tasavvurlara ve ilkelere sahiptir. Bunların üzerine duyu organları ve tecrübe ile elde edilen bilgiler gelir. Aklın sahip olduğu, sonradan edindiği bilgiler bunlardan ibaret değildir; akıl sahiplerinin edindiği bilgi birikimi de, çocukluk döneminden başlayarak ömrün sonuna kadar  devam eden eğitim, öğretim ve bilgilenme yoluyla insanlara geçer. İnsan aklı, tasavvurları bir araya getirerek önermeler, bunları belli bir düzende birleştirerek kıyaslar/istidlaller yapar ve sonuçlara (bilinenleri kullanarak yeni bilgiye veya mevcut bilginin kesinliği yahut yanlışlığı hükmüne) ulaşır.
İnsanın davranışlarını yöneten ve yönlendiren güç akıldan ibaret değildir.  İnsanda inanç, önkabul, peşin hüküm, duygu, arzu, heyecan, güdü gibi aklı ve iradeyi etkileyen başka güçler vardır. Bu güçler ile akıl çatışabilir, bu takdirde doğru ve hayırlı karar verebilmek için aklın önünde önemli bir engel var demektir. Telkinle ve taklit yoluyla (delilini bilmeden, etkili çevre böyle diyor, böyle inanıyor diye kabul edilen) edinilen tasavvur, inanç ve önkabuller aklı esir eder, onun elini kolunu bağlarlar. Akıl bunlara rağmen yoluna devam edebilmek için ya onları denetim dışında tutarak bir şekilde kabul eder, yahut da kendini onlara göre şekillendirir (eğer bu inanç ve tasavvurlar akla aykırı ise bir anlamda akıl kendini bozar). Dine inanmayı örnek olarak alalım. Bazıları aksini söyleseler de akıl ve bilim insanları, zorunlu olarak imana götürmez. Akıllı birçok bilim adamı ve düşünür dine inanmazken birçoğu da inanmaktadır. Akıllı bir bilim adamının inandığı dinde akla ve bilime aykırı bir şey yoksa bu inanç aklı bozmaz; normal işleyişini sağlıklı karar verme ve bilgi edinme gücünü olumsuz etkilemez. Dinde akla aykırı taraflar varsa bilim adamı ya din ve inançla aklı ve bilimi birbirinden ayrı tutatacak (?) ve/veya aklını inancına uygun hale getirecek; yani bozacaktır.
Ben dini inançla ilişkisi bakımından aklı üçe ayırıyorum: İslam aklı, müslüman aklı, bâtıla inanan kişinin aklı.
İslam aklı, bütün hak dinlerde ortak olan akıldır; düşünme ilkeleri ve doğru bilgi malzemesidir. Bu akıl ilâhîdir; hem aklı (insanı) yaratan hem de dini vahyeden Allah’tandır. Bu fıtrî akıl ile din arasında çelişki yoktur (Rûm: 30/30).
Müslüman aklı, hak dine inanan insanın aklıdır. İnsan, hak dinlerde ortak olan saf/mücerret aklı  bütünüyle, olduğu gibi alamaz; bunu ancak vahiy yoluyla peygamberler alırlar; şu halde peygamberlerde İslam aklı ile müslüman aklı birleşir, aynılaşır, biri diğerini temsil eder. Peygamberler dışındaki insanlara gelince bunlarda İslam aklı, başka akıllarla (batıla inananların akıllarıyla) karışır. Bu yüzden hatalar, ihtilaflar, görüş, anlayış ve bilgi farkları ortaya çıkar. Bu farklılıklar içinde doğru olanı (saf İslam aklına ait/uygun olanı)  diğerlerinden ayırabilmenin üç birleşik (bir arada uygulanması gereken) yolu vardır: 1. Özellikle gece yarısından sonraki zamanlarda Kur’an’ı, Kur’anla düşünerek okumak, 2. Başta namaz olmak üzere ibadetlere devam etmek, 3.İslam Peygamberi’nin siretini (hayat hikayesini ve tarzını)  öğrenmek, bu yoldan, bir beşerde tecellî eden İslam aklına ulaşmaya çalışmak.
Batıla inanan kimsenin aklı, hak olmayan dine inanıp bağlanan veya hiçbir dine inanmayan kimselerin aklıdır. Burada “hiçbir dine inanmayanları” da “batıla inananlar” içine sokmuş olduk;bu böyledir; çünkü inkar eden de, “Allah’ın ve dinin gerçek olmadığına inanmaktadır”, bu da bir bilim verisi değil, bir inançtır. Batıla inanıp bağlanmış aklın, islam aklı ile buluştuğu noktalar olacaktır; çünkü aklın fıtratında (tabiatında) İslam aklı ile örtüşme/aynılaşma kabiliyeti vardır. Ancak çevrenin telkinleri ve akıl dışındaki diğer insani güçler ve saikler, hak dine inanmayanların aklına daha ziyade musallattır, onu daha çok etki altına almakta ve burada tutmaktadır. Bu aklın ıslahının tek çaresi ise müslüman aklı haline gelmesidir; yani sahibinin müslüman olmasıdır. Müslüman olmadığı halde müslüman aklına sahip olmak, müslüman gibi düşünmek ve inanmak mümkün değildir; başka bir deyişle “böyle olmak, müslüman olmaktır”.
İslam düşünürleri insandaki manevî gücü/yeteneği, her biri diğerinden ince farklarla ayrılan çeşitlilik ve zenginlik içinde görmüşler, bunlara “akıl, ruh, nefis, kalb” gibi isimler vermişlerdir. Bizi tatmin eden tanımlamaya göre nefis, beşerin manevî varlığıdır, insanla beraber -her ferde mahsus ayrı nefisler olarak- yaratılır, insanla gelişir, insanın dünyadaki ölümünden sonra da devam eder. Kalb ile nefis aynı şeydir. Kur’an’a göre nefis insanı kötülüğe çeker (Yusuf: 12/53), asıl körlük kalbin körlüğüdür(Hac: 22/46). Kul dünyada imtihan için; yani kabiliyetlerini, serbest iradesiyle iyi kullanarak kamil insan olma amacını gerçekleştirmek için bulunmaktadır. Dünya hayatı gerekli kıldığı için insana duyular, güdüler, arzular…verilmiştir; bunlar nefsi aşağılara çekerken hemen yanıbaşındaki ilâhî ruh da yukarılara çekmekte, Peygamberle gelen vahiy ile onun örnekliği de bu çekişe yardımcı olmaktadır. Ruh ilâhîdir, Allah’ın emridir (O’nunla ilgili bir mechul kutsaldır), insan belli bir kıvama gelince ona üflenir (onunla ilişki kurar), nefsi Allah’a çeker, bununla yükümlüdür, insan ölünce vazifesi biter, onunla ilişkisi kesilir.
İşte müslüman aklı insanın, önce inanma, sonra da inancına göre düşünme, karar verme, yaşama yolculuğunda Peygamber’in yolunu izleyen, bu izlemede birbiriyle uyum içinde olan -veya olma mücadelesi veren- nefsi,ruhu ve kalbinin bütünüdür; bunların tamamı birden müslüman aklını oluşturur.
Dünyanın barış, sevgi, merhamet ve adaletin hakim olduğu bir yaşama/geçiş alanı olması,bu hale gelmesi, “İslam aklına doğru yolculuğunu, gelişerek sürdürecek müslüman aklı”nın insanlığa hakim olmasına bağlıdır.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *